Seviyorum Seni Nurgana’da

Mazlum Çetinkaya

Seviyorum Seni Nurgana’da

 

 Sabah olmuştu; yüzüme güneş vuruyordu penceresinde Yasemin’in.

İnelim, biraz yürüyelim demişti.

Konuştuk, ama tarih bizi yaralamıştı, hayat yarılamıştı bizi bir bardak su gibi, kendimizden habersiz bir toprağa dökülüyorduk…

Seni kırdığım elimle seni tutuyorum şimdi, bunun ağırlığını, biliyorsun!

İkimizde acemiydik kendimizi öldürmek konusunda; yani işte sevmek konusunda.

İnerken ama oradan o dün gece; o gece seni öldürmeyi hayal ederken…

Yaşıyoruz şimdi.

Alnıma alçak bir balkonun kanı bulaşıyor, beş yaşında bir çocuk bağırıyor; “öldü, öldü, öldü babam” diyor!

Bir duyarsızlık, herkes; iyi olur deyip alnımdaki o senin küçük parmaklarını alıp benden uzaklaştırıyorlar.

O gün; kapıya “bir ölüm aranıyor” diye yazmışlar, genç bir ölüm aranıyormuş.

Dün akşam katillerin ile çıktığım yolu bu sabah seninle iniyorum. Ellerin ellerimde, hiç hain olmadın sen diyorsun ya bana, dün akşam beni öldürürken bile!

Hiç hain olmadın sen diyorsun.

Avuçlarımdaki bir kıymık gibi kalbimi yokluyorsun.

Antep; avuçlarımda eski bir kıymık gibi,

Antep; bir sabah boylu boyunca uzanmış bir devrimci anı gibi.

İniyoruz tepe aşağı, Salih Amca avuçlarında eski bir Kürt izi taşıyan avukat, Avrupa diyor oğlu Avrupa kalbinde acı bir başkent gibi diyor, yüzüne bakıyorum sonra, çilli yüzüne ve sonra parmaklarımı tek tek kendi içime doğru kırıyorum.

Sayıyoruz sırasıyla diaspora’da bıraktıklarımızı, kırılıyorsun sen parmaklarım gibi; eski küçük bir nottan tanımadığım birini hatırlayıp kırılıyorsun bana…

Güley diyorum, Güley; hani o iki arka sokakta üç yaşındaki oğlumuzun alnına şiddet vuran o kara kadını hatırlıyorum.

Hüseyin’i arıyorum, anımızın ilk başladığı anlardaki Hüseyin’i. Ağzımdan bir karış daha uzaklıkta duran Hüseyin’i arıyorum, arşivleri karıştır diyorum, arşivlerdeki eski adamları...

Dönüp, bana eski bir kış şarkısı gibi bakıyorsun.

Sen eski bir kış şarkısısın diyorum içimden.

Kıyametler koptu, gece gündüz kıyametler koptu, gidelim dedin, gözlerin doldu; yürü dedin, anlatma artık dedin bu Antep güzellemelerini

Uzat yüreğini dedin, uzattım, bilseydim bırakırdım ben de yüreğimi bulduğum o yerde.

Nasıl da acemi bir kıyametmişim, nerelere gittim, bak Antep’teyiz, bir sokakta vuruyorlar bizi öldürüyorlar bir düğün salonunda, adına “işid” dedikleri bir katliamla…

Kimse işitmiyor!

Sonra, ahhh sonra, işte Seyid’i hatırlıyoruz ya benden yaşça çok küçük o ilk kentliyi, komşumuzun kızına aşık olan o avukat Seyit, cenazesi eski adliyedeki o arzuhalcinin yakınında kaldırılacaktı diyoruz çil yüzlü arkadaşa.

Koşuyoruz oraya. Ellerin avuçlarımda bir devrim gibi yoğruluyor, koşuyoruz.

Sana hatırlat diyorum Hüseyin; ağır sancıları hatırlat bana, tarih burada eski bir ağıt ağacı gibi duruyor, eski bir ahlat ağacı gibi vuruyor bizi…

Seyid’in soyadı neydi, anısı neydi, bizim o ilk kavgamızın evindeki kahvesi neydi, sen söyle ince gözlüm, sen söyle güzel kadın sen söyle, soyadını unuttuğum yoldaşımızı sen söyle bana…

 Benim büyümediği yerde büyüyen incir ağacım sen söyle; ne demeli; sen söyle!

Hiçbir şey bana ait değil sanki bir taşın rahminden yeni çıkmış gibiyim.

Söyle; hangi sokak bu yaraya iyi gelecek.

Söyle bana, hangi terzi kumaşlarının arasında öldürecek bizi…

Kahrımdan ellerini tuttum çekiyorum kendime doğru.

Eskiden Antep’de bir Pazar varmış diyorsun, şiirden de eski bir Pazarmış;

ben seni sevmezden önce ki o bir pazarmış…

Adı; Kadın Pazarı…

Seni beklediğim o yerde işte öldürüyorlar bizi.

 

Sana bir cüzdan dikiyorum gözlerimle…

Kimliğimden daha da eski bir urganla seviyorum seni, Nurgana’da.

 

15.02.2021 (Mazlum Çetinkaya)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

Antep’te İki Celal

Alleben’de Bir Yağmur Üstümü Örterken

Tarihimiz de Hafızamız Gibi, Yaralı