KİLOMETRE TAŞLARI

KİLOMETRE TAŞLARI

70’li yılların sonu, 80’li yılların başı. 10, 11 yaşlarım. Bu yaşları söylediğime bakmayın. Yıllarca devam etti bu oyunumsu ritüel. Akşam 20.00 ya da 21.00 otobüsü. Çünkü sabah 07.00 ya da 08.00’de varırsın Gaziantep’e. Hısım, akraba uyanmış olur, kimseyi yatağından kaldırmazsın. Neyse. Tercihen Seç, değilse Çayırağası ya da Ben Turizm. Çocuk aklımla ben hep Çayırağası’nı isterdim. O, logosunda bulunan kanatlı iki atı çok severdim. Atlardan birisi bendim elbette. Diğeri de ben kim istersem olurdu yol boyunca. Hayal benim değil mi?

Otobüs, yola çıkıp da, Kargasekmez’i indi mi, benim yolculuk o saat başlardı. O saat başlardı, çünkü o vakitler Ankara, Balgat’ın çıkışındaki Kargasekmez’de biter, yerini kurşun atsan işlemez bir karanlığa bırakırdı. Uzakta, uzak yakın, tek tük ışıklar görünürdü. Bozkırdaki köylerin ışıkları. Hepsi de benim köyümde. Hepsinde de köyümü, Hisar’ı görürdüm o yaşımda.

İlk mola yeri Tuz Gölü’nü geçip de Aksaray’a vardın mı, Orhan Ağaçlı tesisleri olurdu genellikle. Bindiğin firma göre değişirdi ama aklımda o kalmış nedense. Uyuyamamanın verdiği uyku mahmurluğu ile sersemsepelek inme, tuvaleti bulma faslı falan. Daha o yaşlarda ‘bir çay içelim’ alışkanlığı yok tabi. O sonraki yıllarda. Hatta, çay yanına bir de sigarayı yoldaş alacak. Hala kurşun atsan işlemez karanlık. Tesisin 100 metre sonrası yok. Sanki uzay boşluğunda bir gezegene inmiş gibisin. En büyük korku, otobüsü kaçırmak…

Aksaray’ı geçtin mi, gelsin Toroslar. İlk o zamanlar öğrendim. Güçlü, keskin bir reçine kokusunun, gece karanlığı ile nasıl başa çıktığını ve gecenin karanlığını hükümsüz kılıp da hükmü senin zihnine verdiğini. Reçine kokusu eşliğinde hayaller. Yıllar geçtikçe reçine kokusu eşliğinde hayaller, kurgulara, umutlara, aşklara dönüşecekti ama reçine kokusu hep kalacaktı. Bir de Gülek Boğazı var tabi. Daha sonra gecenin sessizliğinin otobüsün sesini bastırdığı bu yoğun karanlıkta geçtiğim toprakları, Yaşar kemal’in İnce Memed’inde bulacak ve ‘ben bunları zaten biliyorum’ diye gönenecektim.

Gülek Boğazını geçip, otobüs Torosların inişine saldı mı, kendini Adana düzlüğünde bulur. Gün hafiften ağarmıştır artık. Gecenin karanlığı ne kadar net ve berraksa, gün doğumunda Adana düzlüğü de o kadar puslu ve bulanıktır. Adana’ya giren karayolu dümdüz ve pasparlaktır. Adana’nın pusuna kafa tutan bir parlaklık ve netliği vardır. İki yanında dizilen fabrikalarda çalışan işçilerin vardiya saatidir genellikle geçtiğimiz saatler. Bu yüzden bir hareket de vardır. Bir saat önce içinden geçtiğimiz doğanın hareketliliği, yerini insanın hareketliliğine bırakır. Ve nem..

Adana otogarı. Bazen durur otobüs, bazen durmaz. Durmasın diye dua ederdim. Çünkü artık kilometre taşlarında Gaziantep de yazacak ve toprağıma, köküme, özgürlüğüme ne kadar kaldığını öğreneceğim. Başlar artık. Gaziantep 250. Gaziantep 240. Bizim köy Gaziantep’ten 50 kilometre önce olduğu için yazan sayıdan 50 düştün mü, işte sana özgürlüğün kilometresi, saati, dakikası…

Yıllar sonra hemşerim Ülkü Ertuğrul’un dizelerinde karşılaşacaktım, özgürlüğe kalan zamanın nasıl sayıldığını. Maalesef bulamadım şiiri. Nakli yapılan bir mahkum, Ayran Tünellerini geçince, “Fevzipaşa’ya iki saat var. Özgürlüğe kaç saat var?” diye sorar. Benimki de o hesap işte.

Adana’dan çıktık mı, hazır gün de ağarmış, gecenin karanlığı ile olan dostluğa ara verip de doğayla konuşmanın vakti gelir. Otobüs rutin yolunda giderken, sen otobüsün hızına inat, yolda ne kadar ilginç börtü, böcek varsa görürsün. Bu yüzden kafan sürekli geriye bakar. Çünkü gördüğünü daha bir fazla görmeye çabalarsın. Ardı olmayacak çünkü. Bir daha göremeyeceksin. Toroslar aşılmış, bitmiş, bu sefer Gavur Dağları başlamıştır. Eğer Seç Otobüsü’ne bindiysen, Bahçe’yi geçer geçmez mola yeri vardır ve sadece Seç Otobüslerine aittir. Yılmaz Erdoğan’ın, “sadece bilmek zorunda kalanların bildiği bir yol üstü lokantası” dediği yer tam burası olmalı herhalde. Ama bir özelliği vardır. Binanın arka tarafına geçip de aşağıdaki uçuruma bakarsan, bulutların senin altında kaldığını görürsün. Aşağıya doğru uzanan vadinin içini bulutlar doldurmuştur.

Ve büyük an. Bahçe’yi geçip, mola yerinden çıktın mı, on dakika sonra, birden karşında uzanıverir, dünyanın en muhteşem manzarası. İslâhiye Ovası önüne uzanır seni kucaklamak istercesine. Tarlalarda ekilen soğan, biber, patlıcan, pamuk yüzünden, dünyanın en güzel yamalı bohçası seni beklemektedir.

Sonrası? Sonrası, Kömürler, Çakmak ve Gaziantep 50 yazısı. Ayağın toprağa değer. Benim ayağım toprağa değil, özgürlüğe değerdi. Çocukluğuma değerdi, memleketime değerdi, Gaziantep’e değerdi…

27.11.2020 (Ali Taş)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz