Antep’te İki Celal

Mazlum Çetinkaya

Antep’te İki Celal

 

Bey Mahallesi'nde yürüyoruz, yanımda kendini ve kaderini terk etmeyen Kara Cuma. Kezban’ın tiyatro bahçesi ile eski siyah beyaz fotoğrafların asılı olduğu bir dükkânın arasında yüzümüze vuran tozdan bir tarihten koşar gibi, eski ve kırılmaz anıların bir adamını arar gibi…

İçimde, fıstık kıran kadınların çekiçten kalma akşamları, işçiden bir sesin üstünü örtüyor sanattan bir sokak. Elimizde birer bardak çay, ikinci geçmem oldu buradan, bu sokaktan Nezir’den bir terzinin elinde iğne iplik yaşadığını biliyorum.

İçimizde çekiçten seslere, şirinden narlanmış bir radyonun sesi eşlik ediyor. Bir hapishane türküsü “seksen öncesi” diye başlayan sol bir cümleye eşlik ediyor.

Ardından Barak Havası bir türkü eski bir Rum duvarına çarpıyor, sanattan ve incelikten konuşan düzgün giyimli sol abiler, meyhane kuşağı abileri örgütlüyorlar.

Nezir terzi, Kara Cuma, ben ve elinde felsefeden yapılmış bir kitap tutan yaşlı bir adam; duvarlar kadar keskin, yoksulluk kadar eski ve bir yağmur kadar hüzünlü, kendinden kaçan bir adam.

Eğildim saygıdan adını sordum, gözlerimiz bir birine dokundu, yüzünü sola çevirip, Celal dedi, Hıyamlı Celal, sustuk, sadece sustuk. Bu kentin isimleri de kendisi kadar eski, bu kentin anıları da bu adam kadar hüzünlü mü hüzünlü!

Bıraksan bir kuşu anılara takılıp düşerdi…

Herkes giderdi de sen bir başka giderdin dedim yıllar sonra Hıyam’lı Celal için.

Ve sonra iki Celal olduğunu öğrendim bu kentte.

Biri altı oklu, altı okkalı, altı yelekli Celal; diğeri, elinde anılar, yüzünü kâğıttan eski bir tarihle kendini duvara yaslamış Celal. İkisi de Filistin’e uğramış, dönerken biri gemi kaçırmış Hatay’dan karaya çıkarken bir ülke düşlerken hapsolmuş Celal, öteki helikopterden inip iktidar olmuş Celal.

Biri celali Celal, öteki sahre günlerinde fıstık ve yoksulluğun endeksini belirleyen elinde kadeh Celal.

Sonra Celali olanla oturdum hep; sözden, anılardan, çok çok geçmişten hikâyeler konuştuk, hatta evindeki yoksul avludan düşmemek için oğlumu tuttum bir akşam…

Milyem hesaplar yapıyordu ince ayarlı ülkemin ince düşlerine ağır saçlı bir ağbi, durmadan kendini tekrar ediyordu ama felsefenin eski halleri diyordu duvarlar kulağıma eğilip!

Tamam dedi büyük şef sonunda, madem öyle, “Çoban Ateşi” olsun o zaman, aylardır zaten siyasi hamle yapamamaktan irtifa kaybı yaşıyordu adam, ha bir fazla ha bir eksik, ne fark eder.

Çıktık avludan, şef çok sevinçliydi en az bir avcı kadar…

Yıllar sonra o milyem hesaplamaları fark edince anladım ki, saçları ağarmış adamlar da bu kadar korkunç rüyanın bir parçası olabiliyorlarmış.

Tarihçiler elbette bir gün puştluğun tarihini de yazacaktır, mürekkep kurumaz, dedi Hıyam’lı Celal.

Coğrafyanın bu kadar beşeri olduğunu biliyordum da, tarihin bu yanını, risk almaktan kaçanların puştluklarından sonra öğrendim!

Sinirlendi eski bir ağbi, ama dedim ki ben duyduklarımın duyduklarıyla yaşamıyorum ki, ben yaşadıklarımı yaşadıklarımdan öğreniyorum…

Yokuştan çıkıyoruz, Düztepe’de iktidar Celal’in adı verilen parktan geçerken, tuzsuz bir haşlama sipariş ediyorum, “evde hayat sokakta eşitlik” diye yazdığım, inanmadığım bir sloganı kaynar sular gibi başımdan aşağı dökerken…

Birden irkildim bir işçi sesiyle, elinde sarı bir zarfa konulmuş bir yoksulluk ikametgâhını uzatırken, dernek işimiz tamam diyor…

Eve çıkarken yanımdaki adam, sevinçten, basamakları iki iki çıkıyor.

Ben iki Celal varmış diyorum, adam gazetenin adı çok güzel oldu diyor.

Ben kendime bir acı çiziyorum, adam kendine bir gelecek hazırlıyor!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

24.12.2020 (Mazlum Çetinkaya)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

Seviyorum Seni Nurgana’da

Alleben’de Bir Yağmur Üstümü Örterken

Tarihimiz de Hafızamız Gibi, Yaralı